17 Ağustos 2019 Cumartesi

Cormac McCarthy : “Yol”


YolTANITIM:
Modern Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan, sıklıkla Herman Melville ve William Faulkner gibi ustalarla kıyaslanan Cormac McCarthy kariyeri boyunca Güney gotiği, Western ve postapokaliptik türlerde verdiği birbirinden başarılı eserlerle Pulitzer, National Book, National Book Critics Circle ve MacArthur Fellowship gibi ödüllerin sahibi oldu. 2009 yılında sinemaya da uyarlanan Pulitzer ödüllü Yol, kıyamet sonrası edebiyatının en önemli örneklerinden.
Bir baba ve oğlu yanıp kül olmuş Amerika topraklarında sonu asla gelmeyecekmiş gibi görünen bir yolculuğa çıkar. Niyetleri orada onları bir şeylerin bekleyip beklemediğini dahi bilmedikleri sahile ulaşmaktır. Rüzgârda uçuşan kurşuni küller her yeri ele geçirmiştir. Bu yıkım sonrası yolculukta kendilerini savunabilecekleri bir tabanca, yağmaladıkları yemekler ve birbirleri dışında hiçbir şeyleri yoktur.
Hiçbir umudun kalmadığı bir gelecekte bir baba ile oğulun hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi anlatan Yol nihai yıkım, umutsuz azim ve bunlara rağmen kaybolmayan şefkatin anlatıldığı bir şaheser.



22 Temmuz 2019 Pazartesi

Mario Vargas Llosa: Teke Şenliği / The Feast of the Goat


TANITIM:

İçki ve seks kokan erkek egemen bir atmosfer; entrika, şiddet, işkence, hatta cinayet dolu dramatik sahneler: Bunlar, Dominik Cumhuriyeti'ni otuz yıldan fazla diktatörlükle yöneten Rafael Trujillo'nun rejiminin belirleyici simgeleri. Yaşamı boyunca dehşet ve boşluk duygularının pençesinden kurtulmayan 49 yaşındaki Urania Cabral, doğduğu yer olan Dominik Cumhuriyeti'ne dönünce 1961'deki acı olayları yeniden yaşar. Başkentin hala Trujillo Kenti olarak anıldığı ve yaşlı diktatör Trujillo'nun üç milyon insan üzerinde dehşet saçtığı günler belleğinde taptazedir. 1961 yılında bir suikastta öldürülene kadar iktidarını şiddete, şantaja dayandırarak sürdüren Trujillo'nun öldüğü gün üzerinden yola çıkıp gelişen roman, diktatörün ve döneminin portresini üç ayrı bakış açısından anlatıyor: Ülkesine ancak 35 yıl sonra dönen 49 yaşındaki Urania Cabral'ın gözünden; Trujillo'nun iktidardaki 31 yılını kendi sesinden, diktatörü öldürmek üzere suikast hazırlayan dört kişinin ağzından. Dominiklilerin Teke adını taktığı Trujillo'ya karşı düzenlenen devrimin kanlı sonuçları bir ülkenin tarihini değiştirecektir. Diktatörlük tarihi üzerine yazılmış bir başyapıt olan Teke Şenliği, Perulu yazar Mario Vargas Llosa'nın çağdaş dünya romancıları arasındaki yerini daha da yükseklere çıkarıyor.



YORUMUM



Mario Vargas Llosa: romancı, öykücü, denemeci, oyun yazarı, sanat ve edebiyat eleştirmeni ve politikacı.
Roman, birbirine sımsıkı dokunmuş, iç içe örülmüş üç ayrı hikayeden oluşuyor. Birincisi Urania Cabral (romanın tek “yaratılmış” kişisinden), ikincisi Trujillo ve çevresi, üçüncüsü de Trujillo’ya suikast düzenleyenlerin anlatısından oluşuyor. Böyle yapmakla yazar bu üç hikâyeyle Trujillo iktidarını farklı bakış açılarından sunuyor.
Kitabın adına gelince : Trujillo, “Perejil” (İspanyolcada maydanoz demek) kelimesinde “r” harfini telaffuz edemeyen 20 bin zenciyi katletmiştir. Yazar, bu katliama ve diğer işlenen binlerce cinayetlere gönderme yapıyor. Trujillo dönemine “Teke Şenliği” diyor.
Bu kitapla yazar, gücün büyüsünü ve kötülüğü çok iyi aktarmış. “Teke Şenliği” için diktatörlük kavramanın romanı deniyor. Ama yalnızca diktatörlüğü ve diktatörü değil, insanların diktatörlük ve diktatör karşısındaki tutumlarını da sorgulayan bir yapıt. Dominik Cumhuriyetinde insanlar diktatörlük için: “Her şeye karşın, ülkeye daha önce görülmemiş ölçüde istikrar ve refah getirdi; derler.”
Kitabı okumakta bazen zorlandım. Özellikle gerçek olaylar üzerine yazıldığı için beni çok etkiledi. Sorgulamayan bir toplum bu gibi diktatörler tarafından sömürülmeye mahkumdur. Şeytanın öldürülmesine rağmen, hiç kimse ne yapacağını bilmiyor. 
Burada Trujillo’yu baba figürü olarak da görebiliriz. Çocuklar babadan şikayetçi ama onu yok ettikten sonra bile “sözde demokrasi” ile yönetildiklerinin farkında değiller. Çünkü daha iyisini bilmiyorlar ve bunu yapmak için de sorumluluk almaları gerektiği için ellerini taşın altına koymak istemiyorlar. Topluma katkıda bulunmak için yeteneklerimiz çerçevesinde sorumluk alır ve her şeyi sorgulayıp benimsersek hiçbir diktatör bizi yönetemez. Ama kendi rahatımız için bunlardan feragat edersek sonuçlarına hem biz hem de çocuklarımız katlanmak zorunda kalır. Tavsiye ederim.

 “Edebiyat cehalet, ideolojiler, dinler, diller ve ahmaklığın kadınlarla erkekler arasında diktiği sınırları gölgede bırakır.”
“Propaganda dişlileri arasında ezilerek, bilgi yokluğunda zorla kafalarına sokulan öğretilerle aptallaştırılmış yalnızlığa mahkum edilmiş korku ve kölelikle özgür iradesi yok edilmiş milyonlarca insan Trujillo’yu tanrılaştırmıştı.”
“İnanmak gerek. Ateist olmak mümkün değil. Bizim dünyamız gibi bir dünyada bu imkânsız. Eğer insan kamu hizmetindeyse ve politikacıysa inanmamazlık edemez, hayır olamaz.”

                                        Sevgilerle,@kitapdiari

9 Temmuz 2019 Salı

Joanne Greenberg : Sana Gül Bahçesi Vadetmedim / I Never Promised You a Rose Garden


Sana Gül Bahçesi VadetmedimTANITIM:
'Sana Gül Bahçesi Vadetmedim', deliliğin, resmi tanımıyla akıl hastalığının öyküsü: Deborah kimlik kavramını yitirip içine kapanmış, zengin düşlemi ve mizah duygusuyla yarattığı kendi düşsel dünyasına sağımıştır. İki dünyanın çatışmaya başlaması, Deborah'ın akıl hastanesine 'düşme'sine neden olur. Bundan sonra hastaneleri, doktorları vb. kurumlarıyla toplumun 'kurtarma operasyonu' başlar. Greenberg'in kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı bu kitap, 'akıl hastalarının gizleri' üzerine pek çok ipucu taşırken, toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri de getiriyor, böylece normal kavramını sorgulamaya götürüyor bizi.






YORUMUM


Greenberg’in kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı bu kitap için “gerçekliğin ilahisi olduğunu düşünmekten hoşlanıyorum” demiş. Yarı kurgu olan bu hikâyeyi, yazar kendi hayatından, hastalığından ve yaşadıklarından esinlenerek yazmış. Hatta Joanne Greenberg, bu durumu kendi çocuklarından saklamak için kitabı Hannah Green takma adı ile yazmış. Bu kitabı bir kategoriye koymak çok zor.  Neredeyse bir akıl hastasının kendi kendine yazdığı günlük gibi görülebilir ve kendi bakış açısıyla yazıldığı için birçok psikoloğa ve hasta yakınlarına pek çok konuda ipucu verebilir. Özellikle ailelerin ve toplumun, yargılarıyla istemeden çocuklara verdikleri zarar gözler önüne serilmiş. “Normallik” nedir konusu sorgulanmış.
Kitabın kahramanı 16 yaşındaki genç kızımız, şizofreni hastası Deborah. Aradığını bu dünyada bulamayınca adını Yr koyduğu bir yer yaratıyor. Burada  zaman ve mekan kavramı farklı. Değişik isimlerde yaşayan varlıklar var ve bu dünyaya ait farklı bir dil bile var. Gerçek dünya ile bu dünyanın çatışmanın sonucunda Deborah bir akıl hastanesine yatırılıyor. Aile en azından bir şeylerin ters gittiğini ve artık gerçeklerle yüzleşmeye karar veriyorlar. Aslında onlar bir nevi Deborah’a savaşma fırsatını tanıyorlar.
Dr. Fried, kendisine yardım etmesi için kendini anlama cephanelerini veren doktor. Aslında buradan anlıyoruz ki, doktor güvenilir ve anlamak için gerekli her şey yaptığında hasta onun güvenini boşuna çıkarmıyor. Doktor ona boş umutlar vermiyor, sadece bu yolculukta onunla birlikte olduğunu ve gerektiği zaman yardım edeceğinin güvencesini veriyor. 
Uzun vadede biz de Deborah’la beraber bu savaşın içine çekiliyoruz. Hem kendi dünyasına dair fikirler ediniyoruz ve çok çarpıcı tespitler görüyoruz hem de diğer hastalarla olan ilişkileri gözlemleme fırsatımız oluyor. Onun gözüyle hastabakıcılarla ile ilgili ilginç tespitler ediniyoruz. Deborah’ın kendi gerçekliğine dönerken ona eşlik etmek heyecan vericiydi. Tavsiye ederim.

“Deborah, aptal ve nankör insanlarla dolu koca bir dünyaya karşı savaşacak ve bir kadın olmasına karşın, onun savaşını kazanacaktı: sakat bir göçmenle, çoktan ölmüş bir Letonyalı Kont arasındaki o eski ve gizemli savaşı.”
“Yardımların ve yanıkların ileticisiyim ben. Bunlar benden doktora geçiyor, ondan da hemşireye doğru akıyor. Ben burada hep bakırdan bir tel oldum, oysa insanlar beni pirinçten sanıyorlardı!”
“Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım.”

                                            Sevgilerle,@kitapdiari




26 Haziran 2019 Çarşamba

Buket Uzuner: Uyumsuz Defne Kaman'in Maceralar; Hava (3. Kitap)


Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları-HavaTANITIM:
Gazeteci Defne Kaman hakkında ‘Neden Nükleer Enerji Değil?” yazısı nedeniyle soruşturma açılmıştır. Duruşmanın yapıldığı Kayseri’de Defne Kaman’a Türkiye’nin önemli çevre hukukçuları, gazeteciler, çevre ve hayvan hakları aktivistleri, STK temsilcileri destek vermektedir.
Kayseri’ye 13. yüzyılda hastaları müzikle tedavi eden bir şifahâne ve dünyanın ilk tıp okullarından birini yaptırtan Selçuklu kadın sultanı Gevher Nesibe’nin şehrin merkezindeki büstü gazeteci Defne Kaman şehre geldiği gün gizemli bir şekilde kaybolur. Duruşma sabahı yaşanan bir sürpriz gelişme sonrası bu kez Defne Kaman ortadan kaybolur. Gazeteci kadının Kapadokya’da bir sıcak hava balonunda görüldüğü haberi üzerine tüm dostları onu aramaya giderler.
Buket Uzuner, iklim değişikliğinin neden olduğu tabiat felaketlerinin sürdürülebilir temiz enerji çözümleriyle engelleneceğini savunan, hayvan, çocuk, kadın ve çevre hakları destekçisi kadın gazeteci Defne Kaman karakteriyle edebiyata bir iz düşüyor. Yazar, okuru binlerce yıllık kadim Kam  geleneğimizin insanı tabiattaki tüm diğer canlılarla eşit kabul eden özünü hatırlamaya davet ediyor.
“Hava, Buket Uzuner’den biyotik dengeleri bozulan gezegenimizde nefesimize nefes katacak çarpıcı bir iklim-kurgu romanı.”
- Serpil Oppermann -  EASLCE Başkanı (Avrupa Edebiyat, Kültür ve Çevre Çalışmaları Derneği)
“Buket Uzuner, [Tabiat Dörtlemesi] romanlarında bir eko-şaman gibi, Anadolu kültürü, mitoloji ve tarihten yararlanıp, günlük varoluşumuzla çevremizdeki dünyayı algılayışımız konusunda yüzleşmek için bir keşfe çıkıyor.”
- Pınar Batur, Vassar  - College, USA Ufuk Özdağ, Hacettepe Üniversitesi

23 Haziran 2019 Pazar

Richard Bach : Martı Jonathan Livingston / Jonathan Livingston Seagull


TANITIM:

Durgun denizin minik dalgacıkları üzerinde, güneşin altın gibi ışıldadığı pırıl pırıl bir sabahtı.


Sahilden bir mil uzaklıkta, denizi kucaklarcasına ilerleyen bir balıkçı teknesi, martılara kahvaltı zamanının geldiğini haber veriyordu. Binlerce martı, bir lokma yiyecek için mücadeleye girişmişti bile. İşte zor bir gün daha başlıyordu.

21 Haziran 2019 Cuma

Margaret Atwood : Damızlık Kızın Öyküsü / The Handmaid's Tale


TANITIM:
Hiç kimsenin yüreği mükemmel değildir.

“Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu.”

Kadın, “bunaltıcı düşlerden uyandığı” bir sabah, hiçliğe dönüşmüş olarak buldu kendini. Artık bir adı yoktu, düşüncesi, benliği, arzusu yoktu ama bir rahmi vardı. Yaşamını kolonilere sürülmeden, öldürülmeden, Damızlık Kız olarak sürdürmesini sağlayan rahmi. Artık âşık olmayacaktı, sevmeyecekti, onaylanmış bir dilin ötesine geçmeyecekti. Duvarlara asılmış sıra sıra cesetler, tek gerçeğin savaş ve üreme olduğunu hatırlatıyordu. Özgürlük hatırlanmayacak kadar uzaktaydı…

YORUMUM


Kitap, modern dünya için bir distopya olabilir ama bana göre dünyanın bazı bölgerinde bu hikaye bir kadının yaşantısından bir kesit olarak da görülebilir. 
Amerika'da yeni bir ülke rejimi kuruluyor,Gilead Cumhuriyeti. Önceki rejimin politikalarının yanlışlarını yine kadınlara yüklüyorlar. Erkeklerin yönetimindeki yapılan yanlışların bedelini kadınlara yüklüyorlar. Ve ne yazık ki de bu acımasızlığın liderliğinde yine kadınlar var. 
Offred, damızlık kızı, yaşadıklarını anlatırken içim ürperdi.Gerçek ismini kullanması yasak çünkü onu insan olarak görebilirler bu da işleri zora sokar. Aslında sadece bir araç olduğunu vurgulanmak istenmiş. O, bu evdeki her şey gibi Komutana ait bir mal. Kadınların düştükleri durumu okudukça dehşete düşüyorsunuz. Yukarıda dediğim gibi, hikaye distopik olarak değerlendirilse de bana göre gerçeğe dönüşme olasılığı çok fazla. Erkekler üstün gibi görünse de bana göre acınacak haldeler. Onlar da bir kadınla sadece görev icabı birlikte olmaktan zevk almıyorlar. Kadın ve erkek arasındaki flört ve arkadaşlık önemli. İletişim ve paylaşım olmadığı bir ilişki kimseye zevk vermez. O yüzden de erkekler ve kadınlar bir yerden sonra kuralları esnetmekte bir sakınca görmüyorlar. 
Hikayedeki bazı konular insanı düşündürtüyor. Özellikle biz kadınlar daha iyi görünmek için yaptıklarımız bazen beni rahatsız ediyor. Ve genellikle bunları erkekler tarafından beğenilmek için yapıyoruz. En çok da rahatsız olduğum şey, bizim erkekler veya hırslarımız yüzünden birbirimizin kuyusunu kazmakta sakınca görmüyor olmamız. Tavsiye ederim.

"Yatmak ve yatırmak arasındaki fark. Yatırmak her zaman edilgendir: Eskiden erkekler bile, yatırılmak isterdim derlerdi."
"İsmimin varlığını gizli bir şey gibi saklıyorum, geri dönerek kazıp ortaya çıkaracağım bir hazine, günün birinde. Bu ismin gömüldüğünü düşünüyorum. Bu isim gizemli bir havayla çevrili, bir tılsım gibi, hayal edilemeyecek uzaktaki bir geçmişten kalan bir büyü gibi."
"Yaşamayı sürdürmek istiyorum, hangi biçimde olursa olsun. Kendi irademle vazgeçiyorum bedenimden, başkalarının kullanımı için. Canları ne çekiyorsa yapabilirler benimle. Sefilin tekiyim."

                                 Sevgilerle, @kitapdiari

Dizisi de var. 
Ä°lgili resim

18 Haziran 2019 Salı

Karin Boye : Kallocain


TANITIM:

"Kallocain", İsveç edebiyatının önemli isimlerinden Karin Boye’un yazdığı 1940 tarihli bir distopya. İdealist bilim adamı Leo Kall'ın gözünden anlatılan hikâye, totaliter bir dünya devletinin tasvirini sunuyor okuyucusuna. Kall, düşüncenin gizliliğini reddeden ve birey olarak insanın “devlet organizmasında mutlu, sağlıklı bir hücreye” dönüşmesini hedefleyen bir ilacı, Kallocain’i icat eder. Bir nevi doğruluk serumu olan bu ilaç, enjekte edildiği kişinin, bilincini yitirmeden kendine dahi itiraf edemediği gerçekleri söylemesini sağlar. Böylelikle “Düzen” olarak adlandırılan devlette insanlar düşünceleri ile yargılanabilir hale gelir. Ağır gözetim altında ve yasal belirsizlik içerisinde olan bir toplumun fertleri arasındaki ilişkilerin ön plana çıkarıldığı bu romanda; totaliter bir devlette benlik kavramı, hayatın anlamı ve sevginin gücü temalarına odaklanılıyor.



“Düşünce ve duygular, söz ve eylemlere sebep olur. Öyleyse bu düşünce ve duygular nasıl bir kişiye mahsus olabilir? Bütün silahdaşlar Düzen’e ait değiller mi? Eğer Düzen’e ait değillerse, bir kişinin düşünce ve duyguları kime ait? Bu zamana kadar düşünce ve duyguları kontrol etmek mümkün değildi fakat şimdi kontrol etmenin yolunu biliyoruz.”

10'dan fazla dile çevrilen ve 2016 yılında, 1941 Retro Hugo En İyi Roman Ödülü’ne aday gösterilen Kallocain, yirminci yüzyılın çekişmeli, yırtılmış Avrupa'sından çıkan en güzel eserlerden…



YORUMUM


Karin Boye, İsveç edebiyatının önde gelen şairlerinden,romancı ve kısa öykü yazarı. II.Dünya Savaşı sırasında intihar etmiş. 
Kitabı okurken bana George Orwell'in "1984" hikayesini hatırlattı. Ama sonra öğrendim ki bu kitap ondan 10 yıl önce yayınlanmış.
Kitap totaliter rejime dikkat çekmek için yazılmış. 
Leo Kall, "kallocain" ile insanların gerçek düşüncelerini açığa çıkarabiliyor. Bu serum ile insanların düşünceleri de yargılanabilecek. Böylece insanlar Düzen'in bir hücresi gibi olacaklar ve kendilerini bir birey olarak göremeyecekler.
Buradaki kurguda yine Plato'nun "Devlet"'inden izler görüyoruz. İnsanlar, "Devlet" te de yeteneklerine göre görev almaları bekleniyor. Orada da çocuklar devlete ait ve aile ile ilişkileri çok küçük yaşta kesiliyor.
Bu ne kadar da kitapta normal bir şeymiş gibi gösterilse de Lidya bir yerden sonra çocuğu kendisinin bir uzantısı olarak görmeye başlıyor. Leo da itirafları dinledikçe anlıyor ki aslında onda da bazı düşünceler açığa çıkıyor. Var olan Düzen o kadar iyiyse o zaman bu insanlar bu gibi düşüncelere nasıl sahip olabiliyorlar? Asıl kim sorumlu?
Hiç kimse kendisiyle başbaşa kalsa bile tam olarak dürüst olamıyor. İstemediğimiz düşünceler her zaman aklımıza gelecektir ama önemli olan onları dizginleyebilme irademiz olsun. İlginç bir kurguydu ama benim için okunması zor bir kitap oldu. O yüzden tavsiye edemiyorum.

"Kırk yaşının üzerindeki hiçbir silahdaşın vicdanı temiz olamazdı."
"Düzen'in, ihtiyaç duyulduğunda yasalara değil, emirlerine uyacak zihni boş kişilere ihtiyacı var."
"Birine sahip olmayı istemek ve bu insana yalnızca kişisel sebeplerden ötürü güven duymak ne kadar da çocuksu ve anlamsız bir arzuydu. Yine de insanların yaptığı tam da olarak buydu!"

                                  Sevgilerle,@kitapdiari